
Baldur’s Gate 3’ün çıkışı ardından bu isme olan merakım da arttı, ben de eskilere bakmak istedim. Henüz Baldur’s Gate 1 ve 2’ye şans verecek cesareti kendime bulamama rağmen, Dark Alliance’da beni çeken bazı şeyler vardı. Hislerimde yanılmadığımı da oyunu oynadıktan sonra anladım. Playstation 2 döneminin özlemini tamamen nostaljik hislerle çekiyorum galiba. Bu oyunu oynarken sürekli “oyun dediğin budur ya, ne o öyle kırk bin tane UI suratımızda, ah be özlemişiz beee” gibi lafları tekrarlamaktan kendimi alamadım. Bir yandan da düşünüyorum, böyle bir oyun çıksa şu dönemde, ne biçim dalgasını geçeriz. Olsun olsun, Playstation 2 dönemi candır.

Dark Alliance, muazzam seslendirmesiyle ve yazımıyla klasik bir DnD oyunu. Eski grafikler, güzel ses tasarımı ve fena sayılmayacak müzikleriyle atmosferine de diyecek yok. Oyun sürekli değişen çevre tasarımlarıyla da oyuncuyu sıkmayacak bir deneyim yaşatıyor. Zindanlardan çöllere, çöllerden buzul mağaralara, yağmur ormanlarına kadar bir çok çevre değişimini barındırıyor oyunun harita tasarımı.


Oyuna üç karakterden birini seçerek başlıyoruz, her biri çoktan ismi verilmiş ve tasarlanmış karakterler. İnsan, cüce ve büyücü bir elf. Ben cüce olan Gromlech karakterini seçerek macerama başladım. Karakterler her türlü silahı ve zırhı takabiliyor, fakat kullanabildikleri beceriler karaktere özel. Oyunda çok fazla aktif yetenek seçeneği yok, en azından Gromlech’in sadece üç tane kullanabildiği becerisi vardı. Pasif beceriler de çok basit, seviye atlama mevzusu bana çok önemli gelmedi açıkçası. Paracıkları biriktirip, yerdeki en ucuz eşyayı bile inatla taşıyıp, benim ne satsam sorgulamadan alan abiye bir güzel geçirdim çarı çöpü. O da hakkını helal etsin, ne çok hak yedim bu oyunda ya. E abi, cücedir gözü açıktır. Her neyse, eşyalar, çok önemli. Karakter gelişiminin en büyük yüzdelik dilimini de onlar oluşturuyor.


Oyun fazlasıyla çizgisel, öldürdüğünüz yaratıklar tekrar canlanmıyor bile. İyi ki de canlanmıyorlar, uzaktan vuran düşmanlara kaçma mekaniği eklemişler, uzaktan kafama kafama vurup her yaklaştığımda topukluyorlar. Hem de öyle bir kaçıyorlar ki, bir yerde de durmuyorlar, bütün harita düşmanı kovaladığımı hatırlıyorum. Nitekim canlanmadıklarından dolayı onları sadece bir kere öldürebiliyoruz, eğer haritayı tamamen keşfetmediyseniz, seviye olarak düşük kalmanız bile çok yüksek bir ihtimal. O yüzden bütün haritaları köşe bucak taramadan asla bir sonraki haritaya adım atmadım. Harita tasarımı biraz fazla gezmenizi gerektirdiği için yer yer kaybolduğum noktalar oldu fakat oyunun yapısı çizgisel olduğu için eninde sonunda gideceğiniz yeri bulabiliyorsunuz. Benim Gromlech’in sağa sola koşmaktan bacaklarındaki adalelerde mutlaka bir gelişme olmuştur mesela. Hakkını helal et Gromlech, ha bir de envanterim dolduğu halde ısrarla eşyaları toplamaya çalıştığımda uyarmana gerek yok, şansımı deniyorum. Biz bu numaralara Diablo 2’den tokuz.



Oyun üç act’ten oluşuyor, ilk act Baldur’s Gate şehrinde başlıyor, daha sonra ise şehirden uzaklaşıyoruz. Hikaye açıldıkça, sıradan hırsızlar grubunun bize saldırmasıyla başlayan ve onları yakalamak için peşlerine düşen kahramanımız kendini şehri kurtarma mücadelesinde buluyor. Her act’in sonunda bir ana boss ile savaşıyoruz. Boss’lar sıradan düşmanlara göre daha güçlü olmasına rağmen, can yenileyici iksirden yeteri kadar depoladığınız takdirde yenememeniz için hiç bir sebep yok. Bana vurmak yerine çantama vurup iksirleri kırma gibi bir şansları olsa, çok sevinirdi bizim bu bosslar.

Karakter tasarımlarını çok beğendiğimi söylemem gerekiyor. Ayrıca seslendirmeler de son derece insanı moda sokan derecede. Her boss ile savaşmadan önce bir diyaloğa giriyoruz ve bu diyaloglar da gayet güzel yazılmış ve ilgi çekici. Ayrıca oyunda en sevdiğim kısım bu oldu, Drow’larla dolu bir zindan, Lolth’un askerleri ile yapılan kıran kırana bir mücadele. Ilivarra, tam bir drow queen’sin be kadın. Seviyorum böyle karanlık karakterleri, suratından haklılık akıyor. Seni yendiğime üzüldüm Ilivarra, affet.

Oyunda çok sevdiğim detaylardan birisi ise, alışveriş yaptığımız karakterlerin durmadan konuşması, adeta bir tüccar gibi ellerindeki ürünleri satmaya çalışması oldu. Hatta bir çok ince detayı eklemeyi de unutmamışlar, örneğin pis kokan bir yerden geldiyseniz, ne kadar kötü koktuğunuzu yüzünüze vurmaktan çekinmiyorlar.

Son olarak, oyunu bitirmeyi başarırsanız, Gauntlet adlı bir oyun modu açılıyor ve bir çok DnD hayranının favori karakteri olan (Benim de öyle) Drizzt Do’urden ile oynama şansı kazanıyorsunuz. On beş dakika içerisinde bütün yaratıkları öldürmeniz ve zindandan kurtulmanızı gerektiren oyun modu güzel bir dokunuş olmuş. Drizzt’in becerikliliğini iyi yansıtmayı başarmışlar.

Zindanların görselliği, eski fakat güzel grafikleri ve oynanışta sunduğu basitliği ile beni 2004 yılına geri götürdü Dark Alliance. Belki de böyle bir şeye uzun zamandır ihtiyacım vardı. Oyun olarak ele alıp değerlendirdiğim zaman elbette günümüz oyunlarına göre çok fazla eksiği var veya bir çok kişiyi sunduğu oynanış ile tatmin etmeyecektir belki de. Fakat ben gerçekten çok keyif aldım. Özlemişim ya şu grafikleri, şu basitliği. Bıktım be artık her oyunun binlerce ıncık cıncık detayında boğulmaktan. Arkaya bir müzik açıp, kahvemde ara sıra yudum ala ala beyni kapatmak istiyorum bazen de be arkadaş. Online falan da değil oyun, oh be. Kendi başıma bir dünyaya atıldım, 6-7 saatlik bir serüvene daldım, bitince de bitti. Bu mudur? Evet bence oyun dediğin bazen de budur. Şimdi ikincisine kaçıyorum, bakalım oradan ne gibi hislerle ayrılacağım.






Leave a comment