
Çıkış Tarihi: 25 Eylül 2019
Görüntüsü itibari ile oynamaktan çok uzak durduğum bir oyun ile geçirdiğim 10 saatin ardından buradayım. The Long Drive her bakış attığımda “ben bunu beceremem” gibi cümleler ile köşeye itip oyun bakmaya devam ettiğim bir oyundu. Peki ne oldu da bir anda alıp oynamaya karar verdim? İşten kalan bir kaç saatimi gömmeye değecek bir oyun muydu The Long Drive? Gelin birlikte inceleyelim.

The Long Drive, küçük ve derme çatma bir evin garajında, bize rastgele verilen bir arabayla başbaşa ne yapacağımızı bilmeden başladığımız bir oyun. Oyunu ilk bir kaç denememde gerçekten ne yapacağımı anlayamayıp, “neyse sonra tekrar denerim” deyip kapattım. Çünkü oyun hiç bir öğretme çabasına girmiyor ve sizi dımdızlak, hurda bir arabayla ortada bırakıyor. Araba dizel mi, benzinli mi onu bile bilmeden kafama göre yakıt yükleyip marşa basıyorum, araba öksürüyor tıksırıyor bana mısın demiyor. “Neyi var ki bunun acaba?” diyor etrafında tavaf ediyorum, yok abi işte her şeyi yerli yerinde.

Bu kafa karışıklıklarını, deneme yanılma yöntemleri ile çözdükten sonra ilk yolculuğuma çıkıyorum. Çıkıyorum çıkmasına da, yarı yolda motordan duman çıkıyor. Haydaaa, ulan neyi var şimdi bunun? İniyorum arabadan, caaaaart diye çekiyorum el frenini, kaldırıyorum ön kaputu. Ağzım yüzüm duman içinde inceliyorum, yağ koymam gereken yere su koymuşum. Bir ders daha alındı. Yeniden başlıyorum oyuna, bu sefer kararlıyım. Arabayı öğreneceğim, tamir edeceğim, elimden gelen en iyi şekle sokup çıkacağım yola. Hem de çok sevdiğim bir sanatçı, ciguli’nin lakabını aldığı model denk geliyor. Bu da motivasyonumu yükseltiyor tabii ki.

Neyse efendim, arabamızı bir güzel “Pimp My Ride” usulu bakıma soktuktan, bagajını yemekle, cartla curtla doldurduktan sonra çıkıyorum yola. Heyyyyt be ciguli, valla bu sefer başardım galiba. Yollar önümde ağladı beee. Öyle çabuk moda girdim ki, daha arabayı sürmeyi beceremeyen ben, sağda solda radyo arıyorum. Eee, keyfimiz yerinde, bir müzikle süslemeyeyim mi? Radyoyu açmamla, oyunun yapımcısı olduğuna emin olduğum abinin aşırı tartışmalı konularda asıp kestiğini duymaya başlıyor, ağzımdaki suyu püskürtüp arabayı durduruyorum. Birader öyle konularda öyle net dalga geçiyorsun ki, Amerikalı olmadığın kesin. Bakıyorum internetten, abimiz Rusya’lıymış. Kabulümdür. Şişmanlar plajlara gitmemeli, çirkinsen bence denize girmemelisin gibi cümleler eşliğinde, kültürlenerek yolculuğuma devam ediyorum. Fakat burada bir durmalıyım, bu hikaye devam edecek. Önce bir kaç şeyi burada açıklamam lazım. Hop, sonraki paragrafa alayım sizi.


Öncelikle oyun oynanış açısından ilk başlarda çok zor geliyor. VR için tasarlanmış bir oyun, o belli. Klavye mouse ile tamamen fizik mekanikleri ile kendini yürüten bir oyun olduğu için, sancılı bir alışma süreci bizleri bekliyor. İlk 1-2 saat kadar oyunda her şeyi yanlış yapmama sebep olan şeylerden birisi de buydu hiç şüphesiz. Her şeyi gerçek hayattaki gibi elimize alıyor, yönetiyor ve kullanıyoruz. Doğal olarak da mouse ile bunları yapmak zor oluyor. Fakat kontrollere alıştıktan sonra, oyunun oynanışı çok hoşuma gitmeye başladı. Eşyaları taşımak, bir yerlere yerleştirmek, arabaya benzin yüklemek gibi işlemler çok gerçekçi ve keyifli bir hal almaya başladı. Oyunun mizahi yapısını da destekleyen, oyunu komikleştiren bir unsur ayrıca bu. Çünkü siz ne kadar beceriksizseniz, karakteriniz de o kadar beceriksiz.


Açlık, susuzluk, çiş, kaka, benzin, su, yağ ve can. Bu değerler her şeyiniz The Long Drive’da. Yedin mi? Tuvaletini yapacaksın ki, karakter tekrar yemek yiyebilsin. (Küçükken sorguladığım bir ikilemin, oyunda hayat bulmuş olması komiğime gitti açıkçası.) Arabanın benzini mi bitiyor? Yanarız valla, çölün ortasında kalır ölürüz. Peki bunları nasıl yeniliyoruz? The Long Drive’ın dünyası süprizlerle dolu bir dünya. Rastgele oluşuyor, sınırı yok ve tamamen şansınıza. Yol üstünde karşılaştığımız binalardan topladığımız eşyalarla hayatta kalmaya çalışıyoruz. Düşmanlarımız da var tabii, bizi tatlı sözlerle kandırıp yemeye çalışan zombiler ve radyoaktif tavşanlar, eşya toplama süreçlerimizi zorlaştırmaya çalışıyor. Pek beceremiyorlar ama, genellikle düşmanımız olma konusunda pek başarılı değiller. Asıl düşmanımız, başta saydığım değerle ve yoldaki kocaman kayalar. Yahu arkadaş, kim koyuyor yolun ortasına bu kayaları ya? Oyunun mekaniklerini özetlediğime göre, hikayemize devam ediyorum.


Radyom son ses açık, ayağımda gazda ilerliyorum. Yan koltukta dürbünüm var, uzaklarda minnak bir şeyler görünce alıyor elime, kontrol ediyorum gitmeye değer bir yer var mı ileride diye. Derken, kocaman bir yapı takılıyor gözüme. Nükleer santral falan gibi bir şey. Çok ilgimi çekiyor, yoldan çıkmaya değer diyorum ve basıyorum gaza. Bina yaklaştıkça büyüyor, daha rahat seçilmeye başlıyor. Galiba oyunda çok önem arz eden bir şey buldum değil mi? Zooort, su kulesiymiş. O kadar benzini 30 litre suyun olduğu devasa bir yapıya gelmek için mi yaktım? Hadi sorun bu olsa yine iyi, etrafıma bir bakıyorum, yolu kaybetmişim. Kafamdan kaynar sular dökülüyor. Hava kararmak üzere, yolu da asla bulamam hava kararırsa. Panik yapmak yok, şu 30 litre suyu bir mideye indireyim, bakacağız çaresine. Kafamı dayıyorum yalağa, lıkır lıkır suyumu içiyorum. Arabama oturuyor, radyomu dinleyerek uykuya dalıyorum.

Artık güneş arabamın tam tepesine vuruyor, hava sımsıcak. Buradan gitmem lazım yoksa çölün sıcağında can vereceğim. Geldiğim yoldan dönmeye çalışırsam, yolu bulabilirim sanırım. Hop, çektik el frenini son gaz gidiyoruz. Yok arkadaş yok, yol yok ya. Şaka gibi, kaktüs var, kaya var, tavşan var ama yol yok! Panik ele geçiriyor beni, çıkıyorum bir kayanın üstüne, elimde dürbün etrafı seyrediyorum. Derken, bir elektrik direği gözüme çarpıyor hayal meyal. Hemen arabama atlıyor, direğe doğru son hız gidiyorum. Benzinim de bitmek üzere, ya yolu bulacağım, ya çöl bana mezar olacak. Evet, gördüğüm direk değil, bir kuleymiş. Benzin falan da yok. Artık ümitler tükendi sevgili okur, burada açlıktan öleceğim. 30 Litre suyun 15 litresini bir kaba doldurmuş bagaja koymuştum, giderken frene biraz sıkı basmıştım, onu da dökmüşüm. Her şey neden ters gidiyor?!

Bir gece daha arabada uyudum, artık ümidim yok. Kurtulmam imkansız sanırım. Belki de yola dönmem gerekmiyordur? Evet, başka bir şekilde hayatta kalmalıyım. Bir yön belirliyor, tekrar basıyorum gaza. Çok geçmeden kocaman bir gemi görüyorum çölün ortasında. İçerisinde variller var. Varilleri kontrol ediyorum ki ne göreyim, 35 litre benzin! Benim depo alıyor 39 litre zaten. Hemen lokur lokur dolduruyorum depoyu, özgüvenim yerine geldi. Kurtulacağım! Paniğim biraz geçince, daha düzgün düşünmeye başladım sonunda. Geldiğim yoldan dönersem mutlaka yola çıkarım, yol yer değişterecek değil ya? Tekrar aynı yöne doğru gidiyorum ve evet, sonunda gerçekten yolu buluyorum. Buradan sonra, dolu bir depo ile de önümde hiç bir şey duramıyor. İlerledikçe daha da dolduruyorum arabayı, kaynaklarım sonsuz gibi hissettirmeye başlıyor. Kilometreleri sayar hale geliyorum. Oyun sıkıcı olmaya başlıyor. Oyundan çıkıyorum, 10 saat oynamışım. Bence yeterli.


The Long Drive işte benim için böyle bir tecrübeydi. Oyun bir müddet sonra, öğrendikten sonra bütün süprizlerini kaybediyor. Sıradan bir yürüme simulasyonunun “sürme” simulasyonu halini alıyor. Fakat yine de geçirdiğim 10 saat beni çok eğlendirdi. Şimdi ise, gidebildiğim kadar gitmek için oynuyorum oyunu, bırakmış değilim. Hala arada bir açıyor, 1-2 saat araba sürüyor, arkada podcast veya müzik albümü dinleyerek oynuyorum. Arabamı sürekli temizliyorum, yeniliyorum ve geliştirmeye çalışıyorum. Başka arabalar deniyorum. Cigulimden vazgeçmedim asla. O benim ilk göz ağrım. Neler gördüm de cigulime kıyamadım. Hedefim 5000 KM boyunca hayatta kalmak. Umarım başarırım.


Kafa dağıtmak, arkada bir şeyler dinlerken el meşgul etmek isteyenlere, araba tutkunlarına kesinlikle öneririm The Long Drive’ı. Hem komik, hem eğlenceli hem de simulasyon gibi bir tecrübe. Arabanızın her bir parçasını takıp sökebiliyorsunuz, bakımını yapıyorsunuz. Bir yandan da hayatta kalma elementleri ile sizleri meşgul etmeyi başarıyor The Long Drive. Ama her sandbox oyunda olduğu gibi, amaçsızlık bir müddet sonra ağırlığını koymaya başlıyor. O açıdan çok bir beklentide olmamak lazım. Maceranızı, hikayenizi yazmak size kalmış. The Long Drive’ın öyle dertleri yok.
Ekran Görüntüleri:





























































Leave a comment