Çıkış Tarihi: 6 Mart 2020

Çocukluğumun hem en büyük travmalarını Half Life 1’e borçluyum hem de beni oyuncu yapan oyunların başında gelir bu ustalık eseri harika oyun. Henüz daha 10 yaşını geçmemiş bir çocuk olarak saatlerce beni ekrana yapıştıran, grafikleriyle beni büyüleyen bu oyunun, fanlar ve modcular tarafından geliştirilen bir remake’i Black Mesa. Bu projeye eli değmiş herkesi kutlayarak başlamak istiyorum incelememe. İyi ki varsınız. Yeniden oyunlara olan tutkumun ateşini yaktınız ve beni oyunlardan aşırı keyif aldığım yıllara götürdünüz. Daha incelemeye başladık fakat, anlamışsınızdır ki muhteşem keyif aldığım ve tekrar tekrar hayran olduğum bir oyun hakkında konuşacağım. Bugün çiçek dağıtıyorum sevgili okur, bugün benim günüm.

Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Bilmem de mümkün değil. Bazı oyunlar var ki, bütün sektöre damga vurup, oyunların nasıl olması gerektiğini gösterir, kuralları koyar, en zekice yöntemleri uygular ve oyuncu alışkanlıklarını değiştirir. İşte öyle bir oyun Half Life 1, bu inceleme boyunca hem Half Life 1’in kendisinden hem de Black Mesa’dan bahsediyormuşum gibi düşünün lütfen. Black Mesa överken, eserin orijinali olan Half Life 1’i asla ayrı tutmuyorum çünkü. Bu hisleri bana yaşatan sadece Black Mesa değil, Half Life 1’in de ta kendisi. Çünkü öyle bir remake ki bu, öyle bir sadık kalınmış ki ana esere, resmen sürekli 2000’li yılların başlarına döndüm oynarken. Travmalarımı tekrar tekrar yaşarken, duyduğum o çocuksu heyecanı ve gazı yeniden deneyimledim. Böyle bir inceleme yapacak olmaktan dolayı da gurur duyuyorum. Çok yakışacak bu blog’a bu inceleme. Çok heyecanlıyım.

Half Life 1’i henüz oynamamışsanız veya hiç deneyimlememişseniz, kısaca bir bahsetmek isterim. 1998’in 19 Kasım’ında çıkış yaparak oyun dünyasını temelli sarsan, bugün Steam adlı dev firmanın oluşmasını sağlayacak kadar başarılı olmuş bir klasik Half Life 1. Neden mi bu kadar başarılıydı peki? Çünkü çevresel hikaye anlatımından tutun da, oynanış mekanikleri, sesler ve yapay zeka konusunda daha iyi bir first person shooter’ı sabahlara kadar arasanız bulamazdınız o yıllarda. Hatta, bence bu yıllarda bile bulmak mümkün değil. Herhangi bir first person shooter oynamaktansa, tekrar tekrar açar Half Life 1 oynarım, daha iyi doyururum karnımı. Öyle bir oyun ki bu, o kadar çok insana oyun yapma isteği aşılamış ki, binlerce Half Life modu bulmanız münkün. Baştan sona Half Life’a alternatif hikayeler yapanlar mı dersiniz, bambaşka bir korku oyunu yapan mı dersiniz, internet doluyor taşıyor. Çünkü bu oyundan ilham almamak neredeyse imkansız.

Oyuna başlar başlamaz, kocaman, süper teknolojik bir tesisin tramvay sisteminde ilerlerken buluyoruz kendimizi. Yapılacak bir deneyde çalışan bir bilim adamıyız. Genciz ve biraz deneyimsiziz. Ama zeki bir bilim adamıyız ki bizi bu şirketin en önemli deneylerinden birinde çalışabilecek kadar önemsiyorlar. Yapılacak deneye bir 30 dakika geç kalmış durumdayız. Bu sırada tramvay ile ilerlerken çevreyi seyrediyor, içerisinde bulunduğumuz mekan hakkında bilgi sahibi oluyoruz oyuncu olarak. Tramvayın hoparlöründen kayıtlı bir ses yol boyunca bize eşlik ediyor, kuralları anlatıyor, tesisi tanıtıyor. Yavaş yavaş içine giriyoruz ortamın ve oyunun. Geldiğimiz yerin büyüklüğü inanılacak gibi değil, git git bitmiyor ve o kadar fazla insanın sizden bağımsız çevrede koşturduğunu, sohbet ettiğini, işlerini yaptıklarını görüyorsunuz ki, bulunduğunuz mekanın inandırıcılığı kat be kat artıyor. Çevresel anlatım doruklarda, tam sevdiğim gibi.

Tramvayımızdan iniyoruz sonunda ve yola koyuluyoruz. Deneyin yapılacağı alana ilerlerken çevredeki bilimadamları ve görevliler ile sohbetler ediyoruz, bu karakterlerin bize ismimiz ile hitap etmesi de hikayenin anlatımını güçlendiriyor. Bu detay özellikle hep hoşuma gitmiştir çünkü oradaki insanları önemsememde büyük rol oynamış bir özellik bu. Bizi tanıyan insanlarla birlikteyiz. İş yerimiz işte burası. Bir karakteri sağda solda gezdiren bir izleyici değiliz, ortam bizi içine çekiyor. Daha sonra deney alanına varana kadar, çevredeki bilimadamlarının sürekli beklenmedik hatalardan bahsettiklerine şahit oluyoruz. O gün garip bir durum var Black Mesa araştırma tesisinde. Ama sürekli bize, bir sıkıntı olmayacağını söyleyerek ilerlememizi, zaten geç kaldığımızı söylüyorlar. Beklenilen şekilde deney başarısız oluyor ve Resonance Cascade denen felaket yaşanıyor. Bir anda birikmiş o gerginlik patlıyor ve Half Life’ın dehşet sahneleri başlıyor.

Öyle bir karmaşa ve felaket yaşanmakta ki, nereye adım atsanız, tanımlanamayan cisimler tarafından parçalanan, öldürülen insan parçaları ve çığlıklar süslüyor çevreyi. Tam bir kabus. Dar koridorlarda kaçmanın bir yolunu ararken sürekli ölümlere şahit oluyoruz. Neler oluyor? Her şey az önce daha çok sıradandı. Bu sıradan bir iş günüydü. Şöyle söyleyeyim sevgili okur, bu yaşanan olay o kadar ani bir şekilde patlıyor ki, gerçekten ekran başında şok olmuştum çocukken de. Şimdi ise, olacakları bildiğim halde gerilmeden duramadım. Olacakları bilmek, bile bile o deneye katılmak ekstra gerdi beni. Bu yaşıma gelmeme rağmen, hoplaya zıplaya oynadım oyunun ilk anlarını. Ha, sonradan da durulmadım, keza oyun yer yer o kadar geriyor ki insanı. Half Life 1 kesinlikle bir korku oyunu benim için. Aksiyon macera oyunu diyenlerin komando olduğunu falan düşünüyorum.

Gelelim artık Black Mesa ile ilgili konuşmaya. Black Mesa elbette bir Unreal Engine 5 remake’i ayarında muhteşem grafikler sunmuyor. Yanlış anlamadıysam, hala Source engine kullanılıyor ve onun da sınırları belli. Fakat 1998 deki oyunla kıyaslarsak, kesinlikle oynanışın hemen hemen aynı kalıp detayların ve grafiklerin bu kadar gelişmiş olması çok mutluluk verici. 1998 versiyonunda o yıla göre muhteşem detaylı olan bölümler, elbette bu yıldaki bir oyuncunun gözlerini doyurmaya yetmeyebilir ama Black Mesa bu sorunu da çözmüş. Bütün odalarda yüzlerce eşya var etraf aşırı gerçekçi şekilde donatılmış. Bir de, Half Life 2’nin yapıldığı Source kullanıldığı için, Half Life 1’de olmayan fizik motoru da dahil olmuş. Böylelikle çevredeki hemen hemen her eşya ile etkileşime geçebiliyoruz. Eşyaları tutup fırlatabiliyoruz veya varilleri taşıyıp bir yerlere tırmanmak için kullanabiliyoruz.

O muhteşem Black Mesa tesisini böyle güzel grafiklerle görmek beni çok mutlu etti. Yalnızca çok önemsemediğim ama garipsediğim bir sıkıntı vardı, flashlight ile bir objeye baktığımız zaman, gölgelerin çok garip bir yöntem ile oluşturulduğunu gördüm. Gölgeleri de tıpkı obje gibi yapmışlar, bir eşyanın gölgesini yaratmıyor da ışık, yeni bir obje yaratarak gölge süsü veriyor. Sanırım bu da Source engine’in ışıklarla ilgili geri kalan teknolojisinden kaynaklanıyor. Neyse, dediğim gibi, çok da önemli değil. Sadece garibime gitti ilk bakışta.

Oynanışa kısmına gelecek olursak, bildiğimiz Half Life oynanışına bir kaç küçük dokunuş yaparak küçük nüanslar eklendiğini söyleyebilirim. Zaten bu tarz bir “remake” projesinde, oyunun ana unsurlarının değişmesini kesinlikle istemezdim. Geliştirici ekip de, belli ki bir kaç küçük hamle yapmak fakat oyunu da fazla değiştirmemek adına, daha önce de bahsettiğim, eşyaları tutabilme ve yerlerini değiştirebilme özelliğini getirmişler. Fizik motoru olarak Half Life 2’de ve daha sonrasında kullanılan Source motorunun gücünü, oyunu bozmadan kullanmaya çalışmışlar. Bir de Gordon Freeman artık shift tuşuna basıldığı takdirde hızlı koşabiliyor. Yanlış hatırlamıyorsam Half Life 1’de olmayan bir özellikti bu. Bunların haricinde bir yenilik yok. Bunu olumsuz bir şey olarak söylemediğimin altını tekrar çizmek istiyorum. Half Life zaten oynanışı itibariyle çıktığı yıllardan bu yıllara gelen süreçte asla eskimemiş bir oyun. Tam bir first person shooter klasiği. Bir first person shooter’dan beklediğimiz gibi oynanıyor ve sade oynanış mekanikleri ile yer yer karmaşık bölümleri harmanlayarak kıvamında bir oyun tecrübesi sunuyor.

Oyun boyunca topladığımız silahlarla oynanışa zenginlik katıyor ve her bölümün kendine has puzzleları olması oyunu sürekli diri tutuyor. Daha geçtiğimiz günlerde eğer okuduysanız Drova hakkına bir inceleme yazmıştım. Bu incelemede, Drova gibi uzun (Half Life 1’den çok daha uzun) olan bir oyunda 1-2 çeşit puzzle bulunmasını çok yadırgamıştım. Madem koyuyorsun, bari zenginleştir gibi bir serzenişim vardı. Hah, Black Mesa’daki bütün puzzlelar kendine has. Her bir puzzle bölümü gerçekten zeka istiyor, en azından çevrenizi dikkatlice süzmenizi gerektiriyor. Oyunda harita dizaynı o kadar iyi bir noktada ki, bir gün oyun yaparsam mutlaka Half Life 1’i bir köşeye alıp izleye izleye notlar alacağım. Hem görsel olarak hem de oynanış olarak o kadar farklı ortamlara giriyoruz ve her bölümün kendi zorlukları o kadar özel ki, bütün bölümler aklımda kaldı desem abartmış olmam. Bir bölümde radyoaktif kuyularda gezinirken bir bölümde sular altında geziyoruz, bir bölümde elektrik tehlikesi varken diğer bir bölümde dar alanlarda ilerliyoruz. Her bir bölüm üzerine oturulup kafa yorulmuş ve oyuna o kadar mantıklı bir şekilde yedirilmiş ki, tadından yenmiyor da yenmiyor.

Oyun tempoyu da o kadar iyi ayarlıyor ki, bir bölümde aksiyon çok uzadığı anda kendimizi hemen sakin bir alanda buluyoruz. Uzun süreler yer altında kaldıysak veya kapalı alanlarda kaldıysak, oyun bizi mutlaka bir temiz hava almaya da çıkarıyor. Bunlar gerçekten oyunlarda görmek istediğim derecede dizayn ustalıkları sevgili okur. Oynarken bir yandan kafamda tasarımları övüp anlamaya çalıştım çok kez. Silah çeşitliliği konusunda ise gerçekten bol keseden dağıtıyor oyun. Efsaneleşmiş levye ile başladığımız yolculuğun ortalarında pompalı tüfek, tabanca gibi silahlar bize eşlik ederken oyunun sonlarında roketatar’dan tutun da böcek fırlatan uzaylı kolu gibi silahlara kadar gidiyor bu çeşitlilik. Her biri de gerçekten oyuna etki ediyor. Bir diğerinin daha iyi görünen ve daha fazla vuranı değil bu silahlar. Yetti mi? Hayır tabii ki de, çoğu silahın bir de ikincil saldırısı var. Daha ne anlatmamı istersiniz?

Düşmanlar… Ah düşmanlar. Kabusum olmuş Headcrab’ler ve beni yerimden zıplatan o iğrenç, toksik, asidik sıvıyı üzerime üzerime fırlatıp sağda solda panik halinde koşmama sebeb olan Bullsquid’ler. Oyunun başından sonuna kadar yeni düşmanlar eklene eklene düşman grubu çeşitleniyor. Bir ara uzaylılar yetmiyor, insan ordusuyla da savaşıyoruz. Yapay zeka gerçekten zorlayıcı ve harika çalışıyor. İnsan düşmanlarla çatışırken zorlandığım sayılı oyunlardan herhalde. Hele o Assassin’ler yok mu? Taklalar atıyor, beni gördükleri an kaçışıyor ve en ummadığım anda basıyorlar tetiğe. Bir ara gerçekten öyle gerildim ki, elim ter içinde kalmış. Yahu insanın peşinde suikastçi gezmesi, tetikçi gezmesi kadar geren bir şey yokmuş cidden. Her an sokakta indirecekler gibi paranoyak oldum. Sağıma soluma bakınmaktan ilerleyemez oldum. Hem tasarımsal açıdan hem de oynanışa kattıkları zenginlik açısından mükemmel düşmanlara sahip Half Life. Yine, hiçbiri bir diğerinin sadece görüntüsü değişen hali değil. Her bir düşman farklı huylara sahip ve farklı saldırıyorlar. Harika, işte düşman çeşitliliği diye buna derim. Tepelere kendine ev kurmuş Barnacle’lar sizi hop kapıyor yukarı çekiyor, Houndeye’lar etrafta garip gurup bir koşturma sonrası gelip çığlığı basıyor, Vortigaunt’lar birbirini iyileştiriyor, canları azalırsa kaçışıyor saklanıyorlar.

Ha bir de geçici dostlarımız var oyunda. Geçici diyorum çünkü her ne kadar uğraşırsam uğraşayım, canlarını korumakta hiç bir zaman başarılı olamadım bu dostlarımızın. Oyun güvelik görevlileri ile karşılaşıyor, bizi takip etmelerini isteyebiliyoruz. Kendince ellerinden geleni yapıp bu korkunç ortamda düşmanlara karşı olan savaşımızda bize yardımcı oluyorlar. Ama tabii bizdeki gibi bir zırh onlarda bulunmadığından, ölümleri de çabuk oluyor. Ben yine de elimden geldiğince hayatta tutmaya çalıştım çoğunu. Bazılarını da hayatta tuttum fakat bölüm tasarımı icabı vedalaşmak zorunda kaldık. Acaba kurtuldular mı, ne yapıyorlar şimdi? Keşke bilebilsem.

Korkunç bir oyun olduğundan bahsetmiştim. Biraz açayım. Efendim, öncelikle bu oyunu ilk defa 8-9 yaşlarımda oynadığımdan bahsetmem lazım. O zamanlar oyunlar benim için iki boyutlu platformer’lardan pek öteye gitmiyor ve genellikle tatlı, neşeli birer tecrübeden öteye gitmiyorlardı. Ne zaman eve bilgisayar alındı ve sınıftaki bir arkadaşım Half Life CD’si verdi, hayatım kaydı. Zaten ne olduğunu bittiğini bilmeden oyundaki kaza anının yaşandığı yere kadar zar zor geldim (oraya kadar yaptığımız tek şey yürümek bu arada, durum o kadar vahim benim adıma.) Kazanın yaşanmasıyla yaşadığım şok ve travmayı unutamıyorum. Klostrofobime ve böcek korkuma en çok katkı yapmış unsur Half Life olabilir. Bir koridora giriyorum, headcrab’in teki bir bilimadamını boğuyor, sola dönüyorum millet çığlık çığlığa koşturuyor asansör devriliyor parçalar fışkırıyor. Duvar çöküyor birisi eziliyor derken artık fenalıklar geçirdim ve korkudan oyunu kapattım. Sene 2025, yaş 28. Oyunu kapatmama ramak kaldı yine gerçekten. Ben ne yaptım?! Bu bütün ölümün kiri benim elimde! Gibi triplere girdim. Yahu sevgili yapımcı, insana böyle yük yüklenir mi ya? Ters giden deneyin neden baş aktörü yapıyorsun beni kardeşim? Her ölen insanın yükünü niye taşıtıyorsun bana ya? Keşke biz de camdan falan izlerken olsaydı bütün bu her şey. Millet çoluğunu çocuğunu benim yüzümden son kez gördü, bir de arada bir utanmadan aksiyon müziği çakıyorsun arkaya sanki çok güzel bir bok yemişiz gibi.

Black Mesa’da Half Life 1’den çok fazla bir fark olmadığından bahsetmiştim, burada şunu da belirtmem lazım. Oyun gerçekten modernize edilmiş hissettiriyor. Çevre detayları, grafikler ve bazı bölümlere yapılan eklemelerle oyun da uzatılmış. Ayrıca, Xen haritasının grafikleri muazzam olmuş. Oyun resmen görsel şölen yapıyor Xen’de bize. Her kısımda beğendim grafikleri zaten ama Xen çok ayrı olmuş. Ses tasarımı konusunda mükemmel bir oyun zaten Half Life 1, Black Mesa’da remake olarak gereğini yapmış. Oyundaki hemen hemen her şeyin sesini yapmışlar. Bir yerde bilgisayar çalışıyorsa harıl harıl bilgisayar sesi geliyor, bir yerde boru varsa içinden geçen suyun sesi geliyor, elektrik kabloları cızırdıyor. Böyle bir emek verilmiş bir oyunun da sizi içine çekmesi zor olmuyor. Gerim gerim gerildim, hopladım zıpladım, on saati aşkın bir sürede bitirmeyi başardım Black Mesa’yı. Eğer yeni bir oyun olarak çıkmış olsaydı, bu yıl mutlaka yılın adayı olurdu benim için. Gönlümde yılın adayı, benim bu yıl oynadığım en iyi oyun oldu açıkçası. 27 sene önce çıkmış bir oyunun da bu yıl oynadığım o kadar oyun arasından bunu söyletebilmesi sizlere de bir işaret veriyordur sanırım.

Kısacası, alın, oynayın, oynatın, bitirin, bir daha oynayın. Klasiktir, efsanedir ve eğer henüz hiç oynamamışsanız, çok şanslısınız. Ben şahsen 1674 kere bitirdim, bir gün olsun oynamaktan sıkılmıyorum. Seneye bir daha oynarım büyük ihtimalle. Steam fiyatı 10 dolar, ben indirimden 1 dolara aldım. Böyle bir indirimde mutlaka alın köşeye atın, günü gelir oynarsınız. Ha bu arada oyunda Türkçe dil desteği de var. Black Mesa muhteşem bir düşük bütçeli remake olmuş. Bana tekrar bu oyunu daha iyi grafiklerle oynatan ekibe canı gönülden sevgilerimi iletiyorum. İsimlerini de anmadan bitirmeyeyim bu incelemeyi, “Crowbar Collective” cansınız. Adamların ismi bile tutku duydukları oyuna atıfta bulunuyor. Sevgi, sen nelere kadirsin be?

Ekran Görüntüleri:

Leave a comment

En Çok ziyaret edilenler